16 Ocak 2011 Pazar

HAY BİN LEMAN!

Dün Leman dergsinin 1000. özel sayısını büfede görür görmez kaptım.Tam bin sayı,dile kolay. 20 yıl olmuş. Kimler yok ki bu özel sayıda. "...'nın ellinci sanat yılı"nda tüm sanatçılar bir araya gelir ya,onun gibi olmuş bu özel sayı. Önce derginin babaları Mehmet Çağçağ, Kemal Aratan, Tuncay Akgün."Dışarıdan" ise Vedat Özdemiroğlu, Ersin Karabulut,Behiç Pek,Bahadır Baruter,Kaan Ertem,Nihat Genç ve diğer birçoğu...Karikatürle,mizahla,Leman'la nasıl tanıştıklarını yazılarıyla ve çizgileriyle anlatıyorlar. Dönüp dönüp okunacak enfes bir sayı olmuş. Nice bin sayılara Leman...İyi ki mizah var, iyi ki sen varsın...

25 Eylül 2010 Cumartesi

Artık Farkında Olmadan Biriktirmeye Başladık Galiba...

Son zamanlarda aynaya baktığımda yüzümde bir değişiklik gözüme çarpıyor. Eskiden beri var olan yüzümdeki hafif çocuksu ifadenin (yüzümde belli belirsiz böyle bi ifade olduğunu başkalarından da duymuşumdur ama önemli değil ben öyle görüyordum) kaybolmaya başladığını farkettim. Sanki daha köşeli,hatları daha belirginleşmeye başlamış gibi. Sakalımı kestim, yok yine aynı, bir değişiklik olmadı. Galiba yetişkin gibi görünmeye 21. yaşımın üçüncü ayında başladım.
Bu doğal bir dönüşüm olduğundan kafama pek takmıyorum ama gözlem yapmak (kendimle ilgili olsa bile) ilginç geliyor. Aklım başımda olduğu günden beri az çok bir şeyler yaşadık;acılar,ölümler,ayrılıklar v.s. Şimdi böyle kanlı canlıyız normal hayatımıza devam ediyoruz diye bunların hepsini atlatmış gibi görebiliriz kendimizi ama galiba biz farketmeden onlar izlerini bırakıp öyle gidiyorlar yanımızdan. Günler geçtikçe de zamanın izi,yaşananlarla yüzümüze vuruyor. Çocuksu yüz varsa onun izi silinmeye başlıyor,saçlar ağarmaya başlıyor, alında çizgiler... Bu binlerce yıldır olagelen bir şey hiç şüphesiz fakat benim kişisel tarihimde ilk kez olduğu için minik bir not düşmem gerekiyor. En azından ilki hakkında... Evet, galiba farkında olmadan biriktirmeye başlıyorsun Ömer,hayata hoşgeldin...

13 Haziran 2010 Pazar

Beynine Bir Kez Hava Değmeye Görsün

Kural bir: Beynine bir kez hava değmeye görsün, bir daha asla eskisi gibi olamazsın. Evet, yüce Tanrı bu nesneyi iyice sarıp sarmalamış, herhalde boşuna değil. Kimse onunla oynamasın diye. Bak! Beyin dediğin şey bir bakıma 66 Cadillac gibidir. Sekiz bujiyi değiştirmeye kalkarsan motoru tamamen indirmen gerekir.

Kural iki: Bir ameliyat yalnızca başkası yapıyorsa küçüktür. Eğer sen yapıyorsan büyük bir ameliyattır. Bunu hiçbir zaman unutma!
Kahvesinden bir yudum alıp devam etti.

Kural üç: Eğer hasta ölmemişse, yeterince gayret gösterirsen hastanın durumunu daha kötüye götürebilirsin. Ben sırtlarından iki diski alınmış hastalar gördüm, üçüncü ameliyatı yapmamız için bize yalvardılar, nasıl olsa bundan daha kötü olamayız diye. Bunun üzerine üçüncü diskektomi ameliyatını yaparak ne kadar yanılmış olduklarını onlara gösterdik.

Kural dört: İş kötüye gittiğinde, hastayı bir defa görmek, görevli hemşireyle bin kez telefonla görüşmekten daha iyidir. Hastayı gör!

Kural beş: Yanlış hastayı ameliyat etmek veya ameliyatı yanlış yere uygulamak senin için kötü olur, her zaman hastaya sor ve öğren; Hangi tarafta ağrı var, hangi bacak ağrıyor, hangi bacak hissiz? Her zaman filmlere kendin bak, filmdeki isimle hastanın ismi tutuyor mu dikkat et. Başka türlü bir durum “res ipsa” sonucunu doğurur. Res ipsa mesleği kötüye kullanmak anlamına gelen bir hukuk terimidir. Hasta ameliyat masasından düşer, kangrenli bacak sağ bacakken sen sol bacağı kesersin, Bayan j.Johnson’ı ameliyat edeceğine Bayan A.Johnson’ı yatırıp bir diskini alıverirsin. Res ipsa çek defterini yakından ilgilendirir, bir rakamdan sonra uzun bir dizi sıfır yazmak gerekebilir.

“Bütün cerrahi alanların uzmanlıklarının genel kurallarını hatırla: Oturabiliyorsan ayakta durma, asansör varken merdiven çıkma, uyuyabilecekken uyanık durma ve her zaman ilk uygun anda yemek ye ve tuvalete git.”


TÜBİTAK’ın Popüler Bilim Kitapları serisinin bir parçası olan bu eserde, bir beyin cerrahı olan Dr. Frank Vertosick Jr.’ın asistanlık hatta öğrencilik yıllarından itibaren yaşadığı hepsi biribirnden ilginç on üç beyin cerrahisi öyküsü var. Bu öyküler salt beyin cerrahisi hakkında değil, cerrahların yaşamı, hayat hakkındaki görüşleri hakkında da fikir sahibi olmamıza yarıyor. Birçok ameliyat öyküsü akıcı, basit bir dille anlatılmış. Bazı öykülerse oldukça duygusalk ve dramatik. Zaten birçoğumuzda doktorlara karşı var olan hayranlık bu kitabı okumamızla birlikte daha da artacak, bitene kadar elinizden bırakamayacak hatta tekrar tekrar okuyacaksınız… Şiddetle tavsiye ediyorum…

“Beynine Bir Kez Hava Değmeye Görsün- When the Air Hits Your Brain, Dr.Frank Vertosick, TÜBİTAK Popüler Bilim Kitapları, 272 sf, 6.50 TL.”

Not: TÜBİTAK’ın çocuklara ve gençlere yönelik popüler bilim, icatlar, uzay v.s hakkında da bolca yayını mevcut ve çok uygun fiyatlarla satılıyor. Kardeşe, kuzene alalım, TÜBİTAK’a destek olalım!!! 

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Pülümür'ün Yaşsız Kadını-Bülent ECEVİT

Rahmetli Bülent Ecevit bildiğimiz gibi şair ruhlu bir siyaset adamıydı.Nazik,seviyeli,ince ruhlu bir beyefendi.Kendisinin en sevdiğim şiirlerinden birini burada paylaşmanın onuruyla...

PÜLÜMÜRÜN YAŞSIZ KADINI

Pülümürün bir dağ köyünde gördüm onu
yaşını sordum bir giz gibi güldü
kimi seksen dedi köylülerden kimi yüz
yüzüne baktım bir giz gibi güldü

bir asa vardı elinde
bir solmuş kırallığın
kadifeden harmanisi üzerinde
bir hititliydi o bir selçukluydu
bir ermeniydi bir kürttü
bir türk

yaşını sordum bir giz gibi güldü
koluma girdi bir soylu kadınca
tozlu köy yolunda sürüyerek eteğini
beni tek gözlü sarayına götürdü
köy yapısı kulübesinin

zamanı onda yitirdim ben
yitik zamanlara onda eriştim
en soylu yoksulluğun toprak döşeli sarayında
bir taç gibi kondu başıma Türkiyeliliğim

9 Nisan 2010 Cuma

"KARİYERCİLİK" ÜZERİNE

Benim gibi Ekonomi,İşletme,Finans v.s bölümlerinden mezun olmak üzere olan arkadaşlarda kariyer telaşı çoktan başladı."Kariyer planlaması","kendini pazarlama","kariyer günleri","staj olanakları" gibi bilumum "Business Management" jargonu uzun zamandır hayatımızda.Ve hayatımızdan çıkacak gibi de gözükmüyor.

Bildiğimiz gibi bu terimler modern iş hayatının ürettiği terimler ve tabi ki ithal.Bu lügatlar dünya kapitalist sisteminin merkezi Amerika'daki iş çevreleri ve onlara yetişmiş eleman sağlayan okulların (Harvard Business School v.s) zihinsel mesaisi soucunda ortaya çıkan ve temellendirilen şeyler.Önyargıya kapılmayın, yeterince realistim ve düşündüğünüz gibi anti-kapitalist bir dil kullanmayacağım.

Peki benim burada işlemek istediğim konu nedir? Şudur: Bu jargon, bu dil, ve bunun gereklerini uygulama çabaları Türk iş hayatına pek uymuyor,pek bir eğreti duruyor gibi.Türkiye'de bir üniversiteye giriyorsunuz ve mezun oluyorsunuz,fakat bu sizin iş bulmanız için yeterli değil.Master yapıyorsunuz,yeterli değil.İkinci yabancı dil öğreniyorsunuz,yeterli değil.Sertifika programları,seminerler,"yönetişim" (bu da "governance" ın Türkçesi oluyor) kongrelerine katılıp sertifika biriktiriyorsunuz,yine yeterli değil.Zira şöyle bir durumla karşılaşıyoruz:
"Bu pozisyonla ilgili iş tecrübeniz var mı?"
"Yok"
"O zaman sizi stajer olarak asgari ücretin üçte ikisi kadar maaşla mümkün olan en uzun saatlerde çalıştırıp tecrübe kazanmanızı bekleyeceğiz,bir de deneme süresi var o süre bitince de bakarız artık kovabiliriz de beğenebiliriz de ama tabi sizin canınızı dişinize takıp bize kendinizi beğendirmeniz gerekiyor fakat yine yeterli olmayabilir çünkü çok sivrilirseniz birilerini rahatsız edersiniz ve k.çınıza tekmeyi basabilirler" E n'oldu yönetişim,kariyer fırsatları,liderlik bilmemneleri?!

Bu, işin bir yönü. Diğer yönü de tam Türkiye'ye yakışan bir şey: "Tanıdık vasıtasıyla". Arkadaş yine kariyer günleri v.s imbiğinden geçiyor, mezun oluyor ve iş başvurusunda bulunuyor.Ama o da ne? Bir başka kişi, özel ilişkilerini kullanarak,belki daha düşük bir profil çizmiş olmasına rağmen işe alınıyor. Sebebi ise şu: "Zaten ikisinin de iş tecrübesi yok,işi burada öğrenecekler,hemen hemen benzer okullardan mezun olmuşlar,bunun amcasını,teyzesini v.s de tanıyoruz zarar gelmez.Zaten öteki zehir gibiydi yarın bir gün bizi koltuğumuzdan falan eder bu krizde maazallah". E n'oldu kariyer planlaması,modern yönetişim tekniklerinde bilmemnelerin rolü?!

"Kariyer Planlaması".Bu da şahane bir kavram.Birkaç hafta öncesinde Prof.Taner Berksoy: (tanıyan tanır,Bahçeşehir İşletme Bölüm Başkanı şu an) "Gençler kariyer planlarını daha okul sıralarında yapmalılar,10-15 yıl sonrasını şimdiden planlamalılar" diyordu.Güldüm.Ne 10-15 yılı hocam Türkiye'de yaşıyoruz.Türkiye'de 5 ay sonrası bile çok büyük gelişmelere gebedir.5 ay sonra yeni bir anayasamız da olabilir yeni bir hükümetimiz de olabilir erken seçim de olabilir.Malesef kısa sürelerde çok büyük olayların yaşandığı istikrarsız bir ülke Türkiye ve istikrar iş yaşamı için ne kadar kilit bir roldedir bilirsiniz.Dolayısıyla 5 ay sonrası bile belli olmayan bir ülkede 15 yıllık plan yapıp ona ulaşmaya çalışmak ham hayaldir kimse kusura bakmasın.

3 ay kadar önce staj başvurusu yaptığım ünlü bir sabun markasının insan kaynakları bilmemnesi beni aradı ve sadece staj yapması zorunlu olan kişileri aldıklarının beni işe alamayacaklarını söyledi.Ben zaten başvurumu tanıdığım vasıtasıyla yapmıştım ve bana:"Sen CV'ni gönder onlar olumlu ya da olumsuz döndükten sonra bana ulaş, hallederiz" demişti bile.Fakat yaz için farklı planlarım olduğundan üzerinde durmadım.

Peki staj ne işe yarıyor? 100 öğrencinin 98'inden duyduklarım şunlar:
"Olum (çok büyük kargo şirketi)'nde staj yaptım excel uzmanı oldum resmen"
"Abi bu yaz (çok büyük banka)'da staj yaptım sadece fotokopi uzmanlığına yaradı valla"
-E abi niye gidiyorsun o zaman sana birşey katmayacaksa?
-"CV'de görünsün be abi işte" v.s v.s

Peki Türkiye'deki ticari hayat hep bu Amerikan tarzı biznıs kurallarıyla mı yürüyor? HAYIR! İster yabancı sermayeli olsun ister yerli,ister de ortaklıklar,iştirakler vasıtasıyla Türk pazarına girilmiş olsun sistem hala (büyük oranda) "ahbap-çavuş", "tanıdığımız var","abimizdir","tanıdığımız bir müşteri,tedarikçi" v.s şeklinde yürüyor.Hem de hiç tahmin etmeyeceğiniz,çok büyük,ulusal ölçekte şirketlerde bile.Çünkü unutmayalım, serbest piyasa ekonomisinde,önemli olan kuralların uygulanması değil, sonuca en kısa ve en karlı yoldan ulaşılmasıdır.Dolayısıyla işler yürütülürken şartlar neyi gerektiriyorsa o yapılır.Yani mal kamyonu gümrükte kaldıysa Amerikan biznıs kuralları değil "Turkish style" geçerlidir: Ararsınız gümrükteki adamınızı o gerekenleri yapar ve kamyon geçer gider.Bunu neden anlattım? "Yönetişim,inovasyon,liderlikte yeni adımlar,takım çalışmasının bilmem ne etkileri" gibi edebiyatlara kendini fazlaca kaptıran Türk genci -eğer kendini uluslararası ölçekte hazırlamıyorsa- iş hayatına atıldığında,seminerlerde biriktirdiklerinin %0.5 ini kullanmak zorunda kalıp üzülebilir;bunu belirtmek için.

Peki yukarda bahsettiğim kavramlar,Ar-Ge,inovasyon,yönetişim,liderlik v.s içi boş,tırt kavramlar mıdır? HAYIR DEĞİLDİR! Bilakis,gerçek,karşılığı olan,özellikle uzun vadede bu kavramlara gereken önemi veren kurumlar tarafından fazlasıyla yararı görülecek kavramlardır.Fakat bugünün Türkiye'sinde kendine yer edinmiş kavramlar mıdır? Öyle olmadığını düşünüyorum.

E Ömer 2 saattir bik bik bik ötüyorsun da sen ne yapmayı düşünüyorsun diye sorabilirsiniz;hiç merak etmeyin birçoklarının yaptığını yapacağım, zaten bu yazıdaki amacım içi boş bir karşı çıkış yaratmak değil hem olaya değişik bir yönden bakmayı denemek hem de Türk iş yaşamına dair -tamamen dışarıdan ve subjektif- gözlemlerime dayanarak Amerikan kökenli biznıs donunun bizim popolara biraz bol geldiğini göstermeye çalışmaktır...

(Kariyer kavramı konusunda halkın nabzını daha iyi tutabilmek için ekşisözlüğe girip "kariyer" i aratın ve okuyun. 47. ve 62. entry'ler benim favorilerim...)

27 Ekim 2009 Salı

Bir 20 Yaş Yazısı




Son üç yıldır yaş günlerim (7 Ağustos) evden uzakta geçiyor.18 yaşına girdiğimde Marmaris'teydim. 19. yaşıma girdiğimde Burgazada'daydım. 20 yaşıma girdiğimde ise Ukrayna'daydım.

Bir de yazın doğmanın böyle bir dezavantajı vardır. Kışın doğmuş olan tüm arkadaşlarının doğum günleri okulda bir güzel kutlanır, hepsine hediyeler alınır. Fakat senin doğum günün geldiğinde İstanbul'da bir Allah kulu ara ki bulasın.(Kendim de dahil)

Tüm dünyada da çocukluktan çıkış yaşı 18 ama bence 20 daha bir dönüm noktası gibi. Bence 0-20 hayatın ilk bölümü sayılabilir. Çünkü bu dönem hayatımızla ilgili en ilginç, en dikkat çekici bir dönemi de kapsıyor. 15'ten itibaren yavaş yavaş çocukluktan sıyrılma, siyasi-toplumsal olaylar hakkında bazı değerlendirmeler, temel bilgi eksikliği sebebiyle eksik değerlendirmeler tabi bunlar. Ve benim için en önemli özellik, hayatı anlamaya çalışma çabaları bu dönemde başlar. En azından benim için bu böyle. Ben hayatı anlamaya çalışmaya 15 yaşından itibaren başladım. Tabi kaç yaşında çözmüş olacağız bu hayatın gizini? Bence imkansız. Belki sadece daha fazla bilgi sahibi olarak, vizyonumuzu biraz daha geniş tutarak, tecrübe sahibi olarak (hatalardan ders çıkartmayı gerektirir tabi bu) biraz daha ileri gidebiliriz bu kavrayış çabasında. Ama tamamen çözebilir miyiz? Hiç sanmıyorum.

Yaşlı-orta yaşlı büyüklerimizden zaman zaman şu sözleri duyarız : "45 yaşıma geldim, bu kadar yıl nasıl geçti anlamadım." Dedem: "76 yaşındayım sanki 1 gün yaşamış gibiyim." Bunlar ne hazin cümleler. Yaşadığının bile farkında olmadan geçirdiğin 60 sene. Okul okuyayım, iş bulayım, evleneyim, çocuklar olsun, okusunlar, ev alayım, araba alayım, bir araba daha alayım, çocuklara ev alayım, onları da evlendireyim... Sonra 76 yaşına gelip: "1 gün gibi geçti." Bunun yanında birkaç yıl içinde öleceğini düşünmek de bir o kadar hazin. Hem 1 gün yaşamışsın, hem de ondan daha kısa bir süre sonra öleceksin. Korkunç. Bu yazıyı yazarken hatta 20. yaşıma hazırlanırken de düşündüğüm şey şuydu ilerisi için: Ne olursa olsun, ne yaparsam yapayım, nefes aldığımın farkında olarak yaşayacağım. Evet sorumluluklarımız var, ama, -biraz da- kendim için yaşayacağım. Her daim sadece kendim için de bir şeyler yapmaktan kaçınmayacağım. Gitar çalacağım, tiyatromu, sinemamı bırakmayacağım. Bir yaşa geldiğimde ise çevremdekilere belki de torunlarıma : "Bu yaşa geldim, her anımı bilerek, her nefesimin farkında olarak, zamanın farkında olarak, görerek, "yaşayarak" yaşadım; kendime, aileme, insanlara ve evrene karşı sorumluluklarımı bilerek, gereklerini yerine getirerek yaşadım; sınırlı sayıdaki nefesimi boşa harcamadan yaşadım, bana ayrılan bu kısıtlı zamanı bir insanın olması gerektiği gibi yaşadım; bu yüzden içim rahat, yerimi daha genç olan diğerlerine bırakabilirim" diyeceğim. Umarım bu dediklerimi başarırım ama arkadaşlar, ne ara 3. sınıfa geldim, üniversite ne ara sona yaklaştı inanın anlamadım...

4 Ekim 2009 Pazar

2016 Rio Olimpiyatları


Bir dünyaya bir bize baktığımda bazen çıldırasım geliyor.Yedi yıl önce iki ülke düşünün, ikisi de ekonomik krizde,büyüme rakamlarından enflasyon oranlarına kadar hemen bütün ekonomik göstergeleri birbirinin aynı.Yedi yıl sonra -arada 1 adet de küresel ekonomik kriz var- baktığınızda biri tüm dış borçlarını ödemiş, küresel buhrana rağmen büyümesini sürdürmüş,20 milyon yoksul yurttaşını orta sınıfa taşımış.Diğeri ise küresel buhranda tarihinin en büyük küçülmesini yaşamış,hala IMF'nin kapısında,hala sosyal sorunlarını çözememiş,hala yoksulluk sınırı ve yoksul sayısı çok çok yüksek.Evet Türkiye ve Brezilya'dan bahsediyorum.

Yedi yıl önce Brezilya'da İşçi Partisi'nden Lula da Silva -beyaz sakallı adam-, Türkiye'de ise R.Tayyip Erdoğan -badem bıyıklı insan- seçimde ipi göğüsledi.Yedi yıl sonra ise iki ükenin göstergelerini inceleyiniz.Brezilya da yedi yıl önce IMF kredisine muhtaç iken bugün IMF'ye olan tüm borcunu ödemiş ve hatta IMF'ye kredi vermekte.Türkiye'de ise yaklaşık 1 yıldır herkesin gözü kulağı Ankara'da acaba IMF kredisi alınacak mı alınmayacak mı derdinde.

Lula da Silva İstanbul'a geldiğinde NTV'den Mete Çubukçu ile bir röportaj yaptı.IMF ile devam etmeme kararı ile ilgili olarak: "Gençliğimde yıllarca "IMF dışarı" pankartı taşıdım.Onlarla devam etmeyi kabul edemezdim" cevabını veriyor.

Şimdi ise Brezilya 2016 Olimpiyatlarını Rio'da düzenleme hakkını kazandı.Bu haber yine ilk,bundan sonra Brezilya'yı uluslararası alanda daha sık duyacağız.Zaten ekonomi çevrelerinde "süper beşli" olarak sayılan BRICH -Brazil,Russia,India,China- ülkeleri arasında Brezilya.Özetle,kendinize çeki düzen verirseniz,ekonominizi toparlarsanız,el parasıyla sefa sürmek yerine iç dinamikleri harekete geçirecek ekonomik kalkınma modelleri oluşturursanız,yoksul kesimi hızla azaltacak sosyal politikalar geliştirirseniz, Olimpiyatları da alırsınız,süper 5'liye de girersiniz,kafasına ayakkabı fırlatmaya çalıştığınız kuruma borç da vermeye başlarsınız -ki bence gol öyle atılır,ayakkabıyla değil-.

2016 Rio Olimpiyatları'nı gerçekleştirecek olmak doğal olarak Brezilya halkında büyük mutluluk yarattı.Şimdi 7 yıl boyunca hiç sıkıntı çekmeden şehirlerine dev olimpiyat stadyumları,dev spor kompleksleri,oteller inşa edecekler ve 7 yıl sonra bunun meyvelerini toplayacaklar.Biz de el oğluna malak gibi bakarak iç çekmeye devam edeceğiz.Kim bilir belki açılımı falan halletmiş oluruz o zamana kadar ama nasıl olsa işe yaramaz başka bir şey bulurlar!

Her şey bir yana Rio'ya da Olimpiyatlar pek yakışacak,keşke orada olabilsek,kim bilir belki oluruz daha 7 yıl var...

Lula da Silva röportajı için: http://www.ntvmsnbc.com/id/24968412/